17 Ocak 2012 Salı

Ütopya Ütopya



Her çeşit kötülükten arındırılmış, tertemiz, yepyeni, adil ve bambaşka bir dünyada özgürlük ve mutluluk içinde yaşama özleminin, insanoğlunun benliğinde öylesine derin kökleri var ki, insanlık tarihi böyle dünyaları arama, hayal etme ve isteme olguları ile doludur.

İlk çağların komün yaşamından kölelik dönemlerine; köleliğe baş kaldıran insanın monarşiye ve kiliseye de başkaldırarak özgürlük utkusunun peşinden giderek mutluluğu bu dünyada aramasının tarihine, aynı zamanda insanlığın ütopya tarihi de demek yanlış olmaz.

Doğanın insanlık için daima tehlikeli ve zor olan koşullarını hafifletmek, kontrol etmek hatta doğayı şekillendirmek için gerekli olan azami teknolojiyi geliştirmesi, tarihin genel seyrini de etkilemiş ve insanlık, önce hayal edip sonra kendi ideallerinin peşinden gittikçe dünyayı değiştirebilme gücünü de kendinde bularak, “olan” ile “olması gereken” ayrımı arasındaki mesafeyi idealize ederek kendi tarihsel yazgısını belirlemiştir.

Ütopya kelimesi etimolojik olarak “hiçbir yer” anlamına gelir. İdealize edilişiyle bize en ideal toplum düzenin nasıl olabileceği ile ilgili bilgiler ve örnekler verir. Kelimenin olumsuz anlamına ise “Distopya” adı verilir, buna en güzel örnek George Orwell’in 1984’üdür.

Ütopya bir yer ve düzen tasarımı olabileceği gibi bir akıl hali de olabilir: İnsanla birlikte varolmuş olan din de kendi içinde bir ütopya barındırır. Örnek vermek gerekirse, Budizm ve Hinduizm için “Nirvana” aşaması da nihai bir ütopya sayılır.

Antik Yunan ve Roma uygarlıklarının kalıntılarını korumuş olan 14. yüzyıl İtalyası’nda ortaya çıkan Rönesans ve Reform hareketlerinin tüm Avrupa’yı etkisine aldığı ve Katolik Kilisesi’nin; doğayı ve insanları kalıplaşmış geleneklerin ve dar kafalı bir mantığın sınırları içine hapseden skolastik dünya görüşünün gözden düşmesiyle o güne kadar nasıl düşüneceklerini, davranacaklarını ezbere öğrenen bilgiye aç insanlar için yeni bir ışık ve umut filizlenmişti. Bilginin hiçbir baskı olmadan özgürce yayılarak paylaşılması ve aktarılarak çoğalması, bu bilgi akışı içerisinde yeni aydınların toplumlara kazandırılması ve aydınlanmanın sağlanması, kilisenin, otoritesinin sarsılmaması için bilginin hatta incilin çoğalmaması için gösterdiği baskıcı tutumun aksi yönde gerçekleşen bu Rönesans ve Reformasyon hareketi Ansiklopedistlerin Ütopyası’ydı.

1477’de William Caxton’un İngiltere’de ilk matbaayı kurması, bilginin yayılmasına yardımcı oldu. Kilise ve din baskısı altında örselenmiş ortaçağ insanının içinde Rönesans ile birlikte yeni yeni filizlenmeye başlamış olan duygular, çeşitli astronomlar ve çok uzaklara gidebilen yeni denizciler sayesinde sadece içinde değil dışındaki dünyada da yeni ufuklar kazanıyordu. Rönesans adamı bu yeni ufuklar sayesinde içinde yaşadığı toplumun dışında bambaşka toplumların da olabileceğini düşledi belki de.

Dini bütün ortaçağ adamı, mutluluğu ancak öldükten sonra, öteki dünyada beklerdi. Hatta bu dünyada ne denli acı çektiyse, öteki dünyada o denli sevineceğine inanırdı. Oya Kilise’nin boyunduruğundan kurtulup, hem aklın egemenliğini her şeyden üstün tutan hem de yaşamaktan coşkun bir haz duyan Rönesans adamı, yalnız gelecekte ve öteki dünyada değil, bu dünyada ve hemen mutlu olmak istiyordu.

Rönesansa özgü bu tutumu, hümanistlerin Antik Yunan klasiklerini yeni bir açıdan incelemeleriyle açıklayabiliriz. Bu  minvalde 15. yüzyılın sonlarına doğru Yunan düşüncesine ve Yunan yazınına karşı bir merak uyandı. Ütopya türünün ilk örneği sayılan Platon’un ideal bir toplum düzenini öngördüğü yapıtı Devlet’in Avrupalı aydınlar ve hümanistler tarafından incelenerek ondan etkilenmeleri de bu 16. yüzyılın başlarında başlar.


Thomas More’un Üç Dileği

Kendisi de bir 16. yüzyıl hümanisti olan Thomas More, insanın kendi dünyasının dışına çıkarak yeni bir toplum kurma idealinin örneklerini verdiği eserlerden en ünlüsüne imzasını atmıştır. Daha önce yazılanlardan farklı olarak Yunanca “olmayan-yer” yani Ütopya kelimesini kullanarak kendisiyle birlikte anılacak bir kavramı da yaratmış oldu.

Ne var ki More döneminin diğer hümanistlerinden farklı olarak koyu bir katolikti. Bu anlamda Reformasyon hareketlerine destek vermiyordu. Bunun için de tarihsel bir nedeni vardı; ona göre, Katolik Kilisesi’nin ve Papa’nın birleştirici bir güç olarak Avrupa’nın parçalanmamasını sağlayan bir rolü vardı. Bu yüzden Reformasyonun Avrupa’yı bölün iç savaşlara neden olacağını düşünüyordu – ki bu düşüncelerinin sonraları ne kadar haklı olduğu görülecektir.

More, günün birinde Thames kıyılarında gezinirlerken, damadı William Roper’e şöyle demişti: “Bir çuvala tıkılıp şu nehrin sularına atılmaya razıyım. Yeter ki, istediğim üç şey gerçekleşsin: Birincisi, Hristiyan hükümdarlar arasında barış sağlansın; ikincisi, Hazreti İsa’nın kilisesi tüm yanlış ve sapık görüşlerden arınıp birlik içinde yaşasın; üçüncüsü de Kral’ın evlilik sorunu hayırlı bir sonuca varsın. [1]

Oysaki More’un bu üç isteği de yerini bulmamış ve tam aksine gerçekleşmişti. O sıralarda Hristiyan ülkeleri hâlâ birbirleriyle savaşıyorlardı; Hazreti İsa’nın kilisesi Katolik ve Protestan olmak üzere ikiye ayrılıyordu ve Kral 8. Henry 1533 yılında Anne Boleyn ile gizlice evlenmişti. More daha sonraları bu evliliğe destek vermediği için hayatından olacaktı. More’un ardından üstüne önemli bir kitap yazan Chambers’e göre More, Katolik Kilisesi’nin birliği uğruna değil, insanların inanmadıkları idealleri yalan yere sürdürmemeleri uğruna yani vicdan özgürlüğü uğruna ölmüştü. Thomas More yazdığı Ütopya’sında kendi döneminde karşılaştığı düzensizlikleri ve eşitsizliklerin tam tersini dile getiriyor, hayatında sıkı sıkıya sarıldığı insani değerleri, yazdığı Ütopya’sında da sıkı sıkıya savunuyordu!

Gerçekten de More’un Ütopya’sındaki durum, o sırada Avrupa’da devletlerinde görülen durumun tam karşıtıdır: Avrupa’da zorbaca saltanat süren kralların baskısı varken, Ütopya’da kralsız bir özgürlük vardır ya da Kral birçok konunun dışında sadece halkın ortak taleplerinin bir uygulayıcısı konumundadır; Avrupa’da yıkıcı bir kargaşa varken, Ütopya’da kusursuz bir düzen vardır; Avrupa’da vicdan özgürlüğü yokken, Ütopya’da dinsel açıdan hoşgörü vardır; Avrupalılar para kazanmayı ve mal mülk edinmeyi düşünürken, Ütopyalılar kafalarını bilgiyle donatmayı düşünürler; Avrupa’da eğitim üst sınıfın tekelindeyken, Ütopya’da eğitim sınıfsız bir toplumda herkese açıktır; Avrupa’nın zenginleri ve çoğu kadınları aylak aylak gezerken, Ütopyalılar’ın kadınları da erkekleri de her gün belirli bir süre çalışmak zorundadır ve en önemlisi, Avrupa’da küçük bir azınlık gereğinden fazla varlıklı ve büyük bir çoğunluk yoksulluk içindeyken, Ütopya’da herkes ulusal servetten eşitçe yararlanmaktadır.


Ütopya ve Devlet

Thomas More’un Ütopyası’nın arketipi olarak Platon’un Devlet’i öne sürülür halbuki bu sıklıkla yapılan bir yanlıştır.

Platon’nun Devlet’inde mal mülk ortaklığı sadece bekçiler ve savaşçılar sınıfına özgüdür. Diğer sınıflar için herhangi bir mülkiyetsizlik hali söz konusu değildir. Ayrıca Platon sınıfsız bir topluma ve demokrasiye inanmaz. Ona göre toplum filozoflar ve bilge kişilerden oluşan oligarşik bir yapı tarafından yönetilmeli ve toplım üç sınıftan oluşmalı; yönetenler, savaşanlar ve para kazananlar. Devlet’te bu seçkin azınlığın eğitimi, sanatsal tercihleri, savaşa nasıl hazırlanacakları uzun uzun anlatılırken para kazananlar diye geçiştirdiği emekçi kitleler konusunda bir şeyler söylemez. Hangi koşullar altında nasıl yaşadıklarını, duygu ve düşüncelerini asla bilemeyiz.

More’un Ütopya’sında değer bakımından her insan eşittir. Toplum seçtiği kralı beğenmediği taktirde değiştirme imkanına sahiptir. Ütopya’da her kadın ve her erkek mutlaka tarlalarda çalışarak ülke ekonomisine ortak katkıda bulunur. Platon’un Devlet’inde rejimin anayasası da günlük yaşantıdaki disiplini de tek amaca yönelir; savaşa hazır olmak! Oysa Ütopya’da savaş öyle hayvanda bir iştir ki, bu ilkel kabileler kullanılarak mecbur kalınması halinde kullanılır ve en son ihtimaldir.

Aile ve evlilik konusunda Devlet ve Ütopya arasında hiçbir benzerlik yoktur. Ütopyada eşler istedikleri gibi seçim yapma hakkına sahipken Devlet’te bu Devlet ve yöneticiler eliyle yapılır. Bu anlamıyla çocuklar da Devlet’in ortak malıdır. Burada Platon’un tam bir öjenizm taraftarı olduğu gözlenir.

More’un toplumsal ve ekonomik açıdan tam bir eşitlik sağlayan düzeninin tersine Platon’un Devlet’i tümüyle totaliter, hatta birçok eleştirmenlere göre faşist bir düzeni önermektedir.


Ütopya’dan Devrimci Hayallere

Saint Simon, Fourier ve Proudhon gibi felsefecilerin modernize edilmiş haliyle ele aldıkları Ütopya kavramı son olarak Karl Marks ile birlikte zirveye çıkmış ve Ekim Devrimi ile birlikte de kendine bir uygulama alanı bulmuştu. Yani Ütopya, artık daha kolay öngörülebildiği ve gerçekleşebileceği bir çağdaydı! Ve bu artık topluma hızla yayılan bir hevesle hem öngörülüyor hem de gerçekleşeceğine bağlı olan umutla bir ruh kazanıyordu.

Rus kültürü ve tarihi uzmanı olan Richard Stites’in, 1989’da yayınladığı ‘Devrimci Hayaller: Rus Devriminde Deneysel Yaşam ve Ütopyacı Vizyon’ (Revolutionary Dreams: Utopian Vision and Experimental Life in the Russian Revolution) adıyla ölümünden bir yıl sonra Türkçeye Sabri Gürses tarafından kazandırılan ve Sel Yayınları’ndan çıkan kitabı, “Ütopyacılığın”, Rus Devriminin laboratuarlarındaki pitoresk deneylerinden bilimkurgucu vizyonunun nihai pathoslarına varan tarihsel seyri açısından bir tür “Ütopya Antolojisi” sayılabilir.

Kitapta Richard Stites’in sıklıkla referans verdiği bir bilimkurgu yazarı ve Bolşevik ütopya türünün kurucusu olarak Aleksandr Bogdanov, ütopyayı karakterlerinden birinin diliyle şöyle tanımlıyor: “Ütopyalar gerçekleştirilemeyen özlemlerin, karşılaştıkları dirence eşit olmayan çabaların bir ifadesidir.”

Gerçektende Ütopyacılık Rus Devriminde devrimin bir tür motor gücü haline gelmişti. Devrimci çağın önemli bir sesiydi. Hem devrimci başkaldırının bir ürünü hem de onun gücünün ve duygusal içeriğinin bir parçasıydı. Bu gücün sosyal ve kültürel çeşitliliği 1917 yılında Rus uygarlığının yaşadığı karmaşalardan, daha önceki tarihinin birçok katını içinde barındırmasından kaynaklandı. Köklü popüler ve dinsel ütopya gelenekleri yüzeye çıktı yeniden ve kendilerini birçok şekilde gösterdi –inziva, komünalizm, etkin mezhepçi deney, kente, merkeze, makineye ve yabancı güce karşı isyan!  Kendine has simetri, kaba kuvvet, hayırseverlik karşımı olan idari ütopyanın devlet gelenekleri de Bolşevik liderlerin ve hayalperestlerin imgelemine yerleşti ve onları değişik biçimlerde askerileştirme çabasına, tehdit etmeye ve sonunda Stalin döneminde, kapsamlı bütünleşik planlara, ay ekonomisine, sıkı denetime ve zorunlu seferberliğe sürükledi.

Devrimci hayaller; anarşistlerin çelik konstrüksiyonlarla örülü dev proleter yerleşim birimleri fantezilerinden, Henry Ford’un fabrika yaşamını militerleştiren ve zamana hükmeden idari ütopyasına, Frederick Winslow Taylor’un emeğin yoğunlaştırılarak proleter yaşamın katı bir disiplinle biçimlendirildiği işletme kültü ütopyasına, Aleksandr Bogdanov’un kurgusal cennetlerinden urbanizme ve şefsiz dev şehir orkestralarına, sibernetik bilimkurgunun ve Sovyet fütürizminin kentsel algılarından komünist idealin onaylanması pathosuna dek süren -ondokuzuncu yüzyıl Rus yazınından 1930’ların Stalinist sansürcülüğüne kadar- geniş bir tarihsel yelpazede ütopyacılığın anotomisini sunuyor dersek yanlış olmaz.

“Radikal sosyalist inanca sahip aydınlar için, sosyal hayat kurmak ve bunun ideallerini düşlemek bir görevdi. Hatta kültür ve vicdan sahibi erkek ve kadınların üstlenebileceği tek görevdi. Kısmen batıdan ithal edilmiş karmaşık fikir ve entelektüel sistemler kuşanarak, ütopyalar oluşturdular ve sosyal adalet ve yaşanabilir bir ekonomik sistem çerçevesinde toplumu yenide şekillendirmeye adanmışlığı ve kişisel isyanı öğrettiler. Sıra dışı bir tutku ve duygu yüküne sahip düşünceleri, onları “ütopyalarına” uyan tek “ideolojiye” yani sosyalizme, yani otokrasiyi ve sınıf sömürüsünü alt eden, eşitlik ve adaleti öğreten ve kapitalizmi, geleceğin yanı başında fırsat kollayan o hain tehdidi reddeden yaşam tarzına yöneltti.

Hızlı sanayileşme ütopyacı özlemi arttırdı. Almanya ve Amerika’da olduğu gibi, sanayi uygarlığının insanlığa neler getireceğine dair umutlar, sorular ve korkulardan kaynaklanıyordu. Rusya’da, bu özlem zorba bir otokrasi, entelijansiya arasında hayal kurma geleneğinin yavaş ilerlemesi ve sahnede yeni bir sosyal karakterin belirmesiyle keskinleşti. Beliren karakter yarı köylü ve yarı proleter, sağlıksız yaşam koşullarına mahkum olan ve genellikle de işyerinde şiddet gören işçi sınıfıydı. İşçi sınıfı tam anlamıyla proleter bir ütopya üretmedi, ama putkırıcılık, yoldaşlık, kolektivizm, eşitçilik ve ahlak gibi kısmen taşradan getirdikleri ve kısmen de şehirlerde çevrelerinde bulunan devrimci altkültürden benimsedikleri davranış kalıpları oluşturdular. Onların vizyonu köylülüğünkinden daha karmaşık olan adil bir gelecekti, çünkü içinden çıktıkları köylü zihniyeti ithal ideolojilerle ve fabrika yaşamının yapısıyla zenginleşmişti. ” [2]

Stites’e göre, 1917-1930 yıllarının ütopyaları ışığında devrimci komünal deneylerde yaşanan başarıları ortaya çıkaran şey, bir kıtlık dünyasında algılanan ihtiyaç ile insan ruhunu yeniden şekillendirmeye, gelecekteki sosyalist yaşamın prototipi olmaya yönelik ütopyacı bir umudun bileşimi olmuştu.

Temel savı Rus devrimci sürecinde yaşanan, kabaca 1917 ile 1930 arasında sürmüş olan ütopyacılık ve sosyal deneyin kaderiyle ilgili olan Devrimci Hayaller, Rus tarihi ile ilgilenmeyenlerin bile kitaplığına yakışacak kadar kapsamlı ve keyifli bir kitap olarak raflarda yerini almıştır.

[1] (Mina Urgan, “Thomas More’un Yaşamı ve Utopia’nın İncelenmesi, Adam, 1984, İstanbul.)
[2] (Richard Stites, "Devrimci Hayaller, Çev. Sabri Gürses, Sel 2011 İstanbul)

2 Ocak 2012 Pazartesi

Hepimiz Takiyüddiniz!

Polonyalı astronom Copernicus'un yazdığı "Göksel Kürelerin Devinimleri Üzerine" adlı kitap Avrupa'da, bir bakıma aydınlanma çağının başlangıcı olarak kabul edilir. Bu kitap bugün, hem en büyük zamanların devrimi olarak bilinen "Kopernik Devrimi" gibi bir "fenomenin" doğmasına hem de kilise otoritesinin sonunun geldiğine delalet olan "gonk" sesinin duyulmasına tekabül eden bir dönemde yazılmıştı.
"Copernicus tezi"nin yayımlanmasından beş yıl sonra, 1609'da Hollandalı bir mucidin dünyanın ilk teleskopunu icat ettiği sırada Galileo Galilei, Pisa Üniversitesi'nde Arşimet üzerine çalışıyordu. Padua Üniversitesi'nde babasının tüm ısrarlarına rağmen tıp okuması gerekirken yoluna baş koyduğu matematik dalında profesör olduğunda henüz 25 yaşındaydı.
Heliosentrizmi'ni (Güneş-merkezcilik) ödünç aldığı Copernicus'tan 31 yıl sonra doğup, "kilise ve din, kilise ve dünya" merkezli düşünce yapısına yapılan ikinci aşağılamaya ve bu zihniyete atılan ikinci büyük tokata imzasını atacağı sıralarda Hollanda'dan gelen mektupla gözleri ışıl ışıl parlamıştı: Dünyanın ilk teleskopu icat edilmişti!
Batı'da, Aydınlanma Çağı'nın habercisi sayılan bu olaylar parlarken aynı dönemlerde Doğu'da ise; Ali Kuşçu, Gıyaseddin Cemşid ve Kadızade Rumî gibi bilginlerin halefi olan bir isim ve çalışmaları uç veriyordu. Batı'daki akranı olan Galileo Galilei ile hemen hemen aynı kaynaklardan [1] faydalanan, aynı matematiksel hesapları kullanan, Mısırlı Takiyüddin Efendi...
Galileo Galilei'den 38 yıl evvel, 1526 yılında doğan ve 1571'de Saray'da Mustafa bin Ali el-Muvakkit'in yerine Müneccimbaşılığa atanan astronom Takiyüddin Efendi, dönemin padişahı III. Murat'a, Uluğ Bey'in yaptığı; yıldız kümelerinin ve burçların durumunu gösteren horoskopların dayandığı hesapların eskidiğini ve yeni gözlemler yapılması gerektiğini rapor ediyor. Dört yıl sonra da III. Murat'ın emriyle Sokullu Mehmet Paşa ve ünlü bilgin Sadüddin Efendi ile birlikte Osmanlı'nın ilk rasathanesini/gözlemevini kurmakla görevlendirilir.
İstanbul'da Tophane sırtlarında (bugünkü Fransız Elçilik binasının bulunduğu yerde) 16 kişilik bir kadroyla "Dar el-Rasad el-Cedid el-Sultani" adıyla kurulan olan bu gözlemevinin, döneminin Avrupa'daki hayranlık uyandıran benzerlerinden hiçbir farkı olmamakla birlikte çoğu araç gereç de Takiyüddin Efendi'nin kendi icatlarından oluşuyordu.
"Bu gözlemevinde 16. yüzyılın en mükemmel gözlem araçlarının inşa edildiğini biliyoruz. Yapılan araştırmalar, bu gözlemevinde inşa edilen gözlem araçları ile ünlü astronom Tycho Brahe'nin (1546-1601) Danimarka kralı Frederic II'nin himayesinde Hven'de, 1576 yılında kurduğu gözlemevindeki gözlem araçları arasında tam bir benzerlik olduğunu göstermiştir."[2]
...Tabi ki Takiyüddin Efendi'nin melekeleri bununla sınırlı değildi. Daha Mısır'da Tennis kadısı -iken kazdırdığı 25 metrelik çukurla Osmanlı tarihinin ilk sismik araştırmalarını yapan Takiyüddin Efendi, aynı zamanda döneminin en ünlü matematikçisi ve astronomu -idi.  Ama o çağdaşları olan Galelie ve Tycho Brahe gibi, yıldızların boylamlarının tespit edilmesinde Ay'ı kullanmak yerine Venüs gezegenini kullandı.
1551 yılında makinelerle ilgili yazılmış olan ilk kitap olan "Turûku's-seniyye fi'l-âlâti'l-Ruhâniyye"yi yayımladı. Ve bunu izleyen süreçte daha birçok ilke imzasını atacaktı Takiyüddin Efendi. Tabi ki tüm kariyerinin son bulacağı, Semerkant ve Şam'dan sonraki İslam medeniyetinin son gözlemevinin yine III. Murat'ın emri ile Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşa'nın gemilerinden yağdırılan toplarla yerle bir edileceği 22 Ocak 1580'e kadar...
11 Kasım 1577'de gökyüzünde görülen bir kuyruklu yıldız ve ardından yaşanan deprem, halkı ve sarayı paniğe düşürür. Uğursuzluk alameti sayılan ve belirli aralıklarla bir ay boyunca seyri izlenen bu kuyruklu yıldız hadisesi ve ardından yaşanan deprem felaketinden tam bir yıl sonra 1578'de bir veba salgını başlar.
Bilindiği gibi cadılara, Yahudi'lere ve gökbilimcilere tarihte ne olmuşsa hep bu veba salgınlarından sonra olmuş; hepsi ya kılıçtan geçirilmiş ya da diri diri yakılmıştır. Tabi ki bu veba salgınlarından birinin başladığı Osmanlı'da da Saray, durmuş durmuş ve düşünüp bu işin tek sorumlusu olarak Takiyüddin Efendi'yi ve rasathanesini görmüş. Bunun en büyük nedenlerinden birisi ise, Şeyhülislamı Ahmed Şemseddin Efendi ile Sadüddin Efendi'nin arasının bozuk olması -idi.
"Rasathane Saadettin Efendi ile padişahın arzu ve tensipleri semeresi idi. Aleyhinde sarayda çevrilen entrikaya hedef dahi Saadettin Efendi idi. Çünkü bu ağalar ile kalfalar, belki daha büyük harem-i hümayun erkânı Saadettin Hoca'nın padişah üzerinde icra ettiği nüfuzu çekemiyorlardı. Lakin Saadettin Hoca'nın aleyhinde çevrilen bu dolap dahi akibet Sokollu'nun aleyhine döndü." [3]
Ve zamanla siyasi bir çekişmeye dönüşen bu soğukluğun neticesinde Saray'da ve halkta, kadıların da desteği ile Rasathane'de "meleklerin bacaklarının izlendiği" ve "günah olduğu", günah olması sebebiyle de daha çok belalar getireceği düşüncesi iyice yerleşti.
"Hoca Saadeddin'le vaktin şeyhülislamı olan Ahmet Şemseddin Efendinin arasındaki düşmanlık yüzünden bu şeyhülislam efendi padişaha sunduğu bir arizada (jurnal), gökleri rasat etmenin uğursuz ve her nerede bu işe teşebbüs edildiyse, devletin mahiv ve harap olduğunu söyleyerek ilim düşmanlığını göstermesi üzerine, (...) rasathanenin derhal yıkılması irade olunmuş ve gerçekten bu kurum bir gece içinde yerle bir edilmiştir. Müspet ilimlere karşı Osmanlı İmparatorluğunda görülen ilk düşmanlık eseri olan bu olay, şahsi anlaşmazlıkların ilmi alanlara bile etkisi olduğunu gösterdikten başka, sokağa çıkmak için dahi müneccime danıştığına şüphe olmayan şeyhülislam efendinin gerçek ilme karşı olan ilgisizliğini de belirtir." [3]
Halkın tepkisinden de çekinen Padişah III. Murad, Şeyhülislam Ahmed Şemseddin Efendi'nin fetvasıyla, dönemin Kaptan-ı Deryası Kılıç Ali Paşa'ya bir emir gönderir ve rasathane yıkılır. Rasathane yıkıldıktan sonra evine ve içine kapanan Takiyüddin Efendi olaydan 5 yıl sonra da kahrından ölür:
"Mühtediler bu rasathaneyi vesile-i tezvir ittihaz ettiler (bahane) her nerede böyle bir rasathane inşa olundu ise, neticede felâket vaki olduğunu güya emsali tarihiye ile isbat etmeye kalkıştılar. Kuyrukla (kuyruklu yıldız) bunun mukaddematı (devamı) olduğunu iddia ettiler. Padişah korktu rasadhânenin yıkılıp mahvedilmesini emretti. (1580 senesinde, Sultan Murat III, Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşa'ya bir hatt-ı hümayun gönderdi. Kılıç Ali Paşa aldığı bu emir üzerine bütün gözlem araçlarıyla birlikte rasathaneyi bir gecede, denizden yağdırdığı toplarla yerle bir etti)" [3]
Tabi bu elem hadisenin bir benzeri de 31 Mart olayları (31 Mart 1909) sırasında Kandilli Rasathanesi'nin başına gelmiş. İsyan eden halkın bir bölümü tarafından yağmalanan Kandilli, bu olaylardan kısa bir süre sonra Maçka'ya taşınmıştır.
Batı'da, Ortaçağ'ın karanlık sayfalarına mahkûm olan skolastik "zihniyetin", 16. ve 17. yüzyıllarda zindanlara mahkum ettiği astronomi ve jeoloji gibi fen bilimlerinin bugün Doğu'da geldiği nokta, Batı'daki muadillerinin oldukça gerisindedir.
Aynı dönemlerde parlayan bilginlere sahip olunmasına, hatta batıya ilham olan aynı doğulu kaynakların kullanılmasına, etkileşim yoluyla etkilenme gibi aynı yöntemlerin kullanılması ve aynı sarsıcı engellere mahkum olmak ile neredeyse eşit durumda görünen Doğu ve Batı, Rönesans ve Reform hareketleri süresince tam zıt yönlere doğru yol almıştır.
Batı medeniyetine emsal teşkil eden; astronomi, matematik ve fizikte"Uluğ Bey", felsefede "İbn Rüşd", mimaride "Mimar Sinan" ve tıpta "İbn-i Sina" gibi bilginleri bağrından çıkaran İslam Medeniyeti'nin bilimsel ilerlemede Batı'dan neden geri kaldığı ayrıca bir soru işareti ve araştırma konusudur.
Konu ile ilgili tartışmaya "Batı Medeniyetinin Doğulu Kökenleri" adlı kitabı ile dahil olan John Hobson, kitabında kısaca şu satırları dile getiriyor:
"Avrupa'da her bir önemli gelişimsel dönüm noktası, 500-1800 tarihleri arasında Doğu'nun başı çektiği dünya ekonomisine Oryantal Küreselleşme ile dahil olan Doğu'ya ait buluşlarla desteklenmiştir (düşünceler, teknoloji ve kurumlar gibi). 1453 yılından sonra Avrupa kimliğinin oluşturulması Avrupalıların pek çok Doğulu kaynağı (toprak, emek ve Pazar) kendilerine mal etmesiyle emperyalizme yol açmıştır."
İş böyleyken, toplasan bir elin parmaklarını geçemeyecek kadar rasathanesi ve gözlemevi bulunan Türkiye'de, bu kadar deprem felaketinde binlerce insanın ölmesine ve felaketlerin ülke ekonomisi olarak bizleri en az bir 10 yıl geriye çeken sarsıcı etkilerine rağmen "ana akım medyanın" halen depremlerden edebi illüstrasyonlar ve kareler devşirerek işin duygusal kısmına vurgu yapması tek başına bir sonraki felaketlerde yaşanacakları engellememekle beraber, geçmişten hiç ders alınmadığına da işaret ediyor.
Ayrıca tarihe şöyle bir göz attığımızda, sadece, 10 Eylül 1509 ve 22 Mayıs 1766  İstanbul, 26-27 Aralık 1939 Erzincan, 24 Kasım 1976 Çaldıran, 17 Ağustos 1999 Gölcük ve son olarak 23 Ekim 2011 Van Depremleri esnasında ölen kişi sayısının 70 Bin'in, yaralananların ise 200 Bin'in üzerinde olduğunu rahatlıkla görebiliriz.
Bizler halen, 23 Ekim'in ve 23 Ekim'den çokça öncelerden bu yana devam eden deprem felaketlerinin yaralarını sararken, aslında bir tarihsel gerçeğinin üstünü ve bu depremlere dair çalışmaların eksikliğini de kapatıyoruz bilerek ya da bilmeyerek!
İletişim araçlarının böylesine küresel bir boyuta ulaşıp kapımıza dayandığı bir çağda, iletişim araçları değişmesine rağmen depremler felaketleri hayatımızdan eksik olmadığı gibi yıkıcı etkileri de değişmiyor.
Hal böyleyken televizyonlarda, artık deprem konusunda ikon haline gelmiş figürlerin malumatfuruşluğu sırasında, halk bilinçlendirilmekten daha çok, pompalanan anlık bir duygusallık ve fikir birliği içinde olma ihtiyacı ile kotarılıyor. Ve bir 10 sene sonra yine aynı manzaraları yaşamak ise kaçınılmaz bir duygu durumuna dönüşmüş durumda...
Bugün, bir ucunda vuku bulan bir facianın, dünyanın tümünü etkisi altına aldığı bir zamanda, artık neredeyse her 10 yılda bir yaşanan deprem felaketleri öncesinde alınması gereken önlemlerin (müteahhitlik, mühendislik, yapı denetim ve erken uyarı) ve sonrasında oluşturulması gereken acil organizasyonların eksikliğinin arkasında da, 31 Mart 1909 olayları sırasında Kandilli Rasathanesi'nin yağmalanmasında ve bundan 433 yıl önce de Takiyüddin Efendi'yi ve onunla birlikte ülkenin tüm bir geleceğini karanlığa mahkum eden "zihniyeti" bulmak fazlasıyla mümkündür.

 Halil Emrah Macit

[1] "Uluğ Bey'in, Zeyç Kürkani veya Zeyç Cedit Sultani adlı eseri, birkaç yüzyıl doğuda ve batıda faydalanılacak bir eser olmuştur" (Vikipedia)
[2]  (Yavuz Unat, "Takiyüddin'in İstanbul Gözlemevi", İstanbul, s. 51, Ekim 2004, İstanbul.)
[3] (Mizancı Murat, "Tarih-i Ebu'l-Faruk / Ebu'l-Faruk b. Muhammed Murad.-İstanbul : Matbaa-i Amire, 1325m. 3c'de 7c")