3 Ocak 2010 Pazar
Cevapsız Çağrı!
Ağrı Dağı'nın çok yakınında, Doğubeyazıt İlçesi'nin 5 km. doğusunda, bir dağın yamacındaki sarp tepenin üzerine kurulmuştur İshak Paşa Sarayı. Uzaktan bakıldığında devasa bir kartal yuvasını andıran, 18. yy. Osmanlı mimarisinin en seçkin, değeri ve önemi büyük örneklerinden biridir. Ayrıca dünyanın, kalorifer sistemine sahip ilk sarayıdır. Doğubeyazıt Sancak Beyi Çolak Abdi Paşa ile başlayan yapımı, Çıldır Valisi İshak Paşa ve torunu Mehmet Paşa ile tamamlanmıştır. Kürt edebiyatının en büyük şairi ve mutasavvıfı Ehmedê Xanî'nin türbesi de bu tepede, sarayın hemen bitişiğinde yer alır.
Doğu Anadolu'da en yüksek mevkiye kurulmuş tek yapıdır halen. Sarayın çevresindeki askeri depolar, zindanlar ve mezarlıklar zamanla yok olmaya ve aşınmaya yüz tutmuş fakat Belediye Başkanı Canan Korkmaz ile birlikte başlayan restorasyon ve bakım çalışmaları sonucu sarayın önemli kısımları elden geçirilip yenilenmiştir.
Saray ve çevresi ile ilgili çokça hikâyeler ve efsaneler vardır kaynaklarda. Birçoğu ansiklopedik olup birçoğu da sallamadır.
Lise yıllarına kadar her yıl, en az üç-dört kez o tepeye çıkıp uçsuz bucaksız Doğubeyazıt ovasını izlemek bir ritüel haline gelmişti. O tepeden bakılınca tüm Doğu Anadolu ayaklarınızın altındadır, Ağrı Dağı dışında gözünüze çarpacak yükseklikte bir şey yoktur, kadraj tertemizdir yani. İlçe merkezinden bir araçla çok rahat çıkılabilir tepeye.
Ama eskiden böyle miymiş?
Saraya ve o tepeye ulaşmak için çok canlar yanmış ve telef olmuştur orada. Hatta anlatılan hikâyelerden dolayı "Alamut Kalesi" ile karıştırılır. Ama koordinatları aynı olmasa bile görüntüleri benzerdir.
Yine ailece gittiğimiz bir gezi sırasında, sarayın içinde kaybolduğumu çok net bir şekilde hatırlıyorum. Ben, 7 yaşındayken. Sarayın bugünkü gibi özel güvenlik çalışanları yoktu tabi. O yaşta tek başına, yüzlerce odalı sarayın karanlık bir köşesinden bul yolunu ve çık çıkabilirsen. Neyse ki ziyaretçilerden topladığı üç-beş kuruş ile geçinen yaşlı bir kadının da bir tesadüf eseri orada olması ile ancak kurtulabilmiştim.
Bu yaşlı kadın yolu gösterdi göstermesine ama ne gelen var ne giden. Ortalıkta kimsecikler yok. Oturduk yaşlı kadının hergün beklediği o elma ağacının dibine. Bekliyorum ki biri gelip beni alsın. Yok, ne tanıdık ne de tanımadık bir yüz. Sanırsın ki kanatlanıp uçtular buradan. Bu bekleyiş sırasında yaşlı kadınla kürtçe ve türkçe karışık konuşmaya başladık. Konuşma derinleştikçe ilgim ve merakım da arttı. Yaşlı kadın bir takım ilginç hikayeler anlatıyordu. Anlattıklarına bakılırsa orada oluşu, ziyaretçilerden topladığı üç-beş kuruş, üzerindeki eski kıyafetler... bunların gerçeklerle uzaktan yakından alakası yoktu. Yakınlarda bir köyde oturuyormuş, çocukları ve torunları ile birlikte. Hatrı sayılır bir mal varlığı ve akrabalık ilişkileri...
O anlattıkça benim kafamda görüntüler oluşuyordu.
Kocasını genç yaşta kaybetmiş, çocuklarının ve torunlarının sorumluluğu da ona kalmış. Genç ve güzel, hayatının baharındaki bu kadının taliplisi de çok olmuş haliyle ama istememiş hiçbirini. Daha doğrusu evlenmek istememiş. Tek başına taşımış almış tüm sorumluluğu... herkesin birbirini tanıdığı bu köyde, genç ve güzel ama kocasını yitirmiş bir kadının tüm sorumlulukları ile beraber ayakta durmasının ne kadar zor, gençliğinin ve güzelliğinin de ne kadar geçici olduğunun bilincinde olduğu için de tüm ağırbaşlılığı ile ilmek ilmek örmüş zamanı ve hayatı.
Yılın belli aylarında gelirmiş buraya. Yaşlı ayakları ile ortalıkta dolaşıp insanların ilgisini fazla çekmemek için de bir köşede oturup dilenci rolü oynamaya başlamış. Her önünden geçen saray ziyaretçisi birkaç lira bırakıp gitmiş.
Bir hikaye anlattı.
Vakti zamanında bir yiğit varmış köyde. Cesur, gözü kara, bileği sağlam... ondan iyi at bineni yokmuş, tüm yaşıtlarının bileğini bükermiş ve kendinden yaşlıca adamları bile dize getirebilecek kadar güçlü ve bilgeymiş. Bu durumunu farkeden köyün en güzel kızı da ona aşık olmuş ve bir süre sonra da herkese rağmen bir şekilde evlenmişler. Ev, bark sahibi olmuşlar, çoluk çocuğa karışmışlar.
Bir gece, evin tahta kapısı sertçe ve ısrarla vurulmuş. Kapıda köyün çobanı; köyün ihtiyarlarının-bilgelerinin, izinlerinin ve rızalarının olmamasına rağmen evlenmesini, ev bark sahibi olmasını artık hoşgördüklerini, onu affettiklerini ve ihtiyarlar-bilgeler meclisine katılabileceğini bildiren haberi ile. Bu genç yiğit, duyduğu haber karşısında içi mutluluk ve sevinçle dolmuş. "En sonunda" demiş kendi kendine... bileğinin ve bilgeliğinin hakkıyla kavuştuğu bu durum karşısında tarifi imkansız bir haz duymuş.
Hemen giyinip kuşanmış ve ihtiyarlar-bilgeler meclisinin toplandığı bu tepeye gelmiş. Ama o tepede ne bir ihtiyar, ne bir meclis ne de bir ışık varmış...
Yaşlı kadın iyice düşen ses tonu ile anlatmaya devam etti.
Bu genç, o gece gelen haberle birlikte çıktığı evine bir daha dönememiş. Ne küçük bir haber ne de iz... sır olmuş.
Kocasını yitirdiği o günden beri yılın belli aylarında gelip gidermiş bu tepeye ve saraya.
#Yolculuk Hikâyeleri
Fotoğraf: Halil Emrah

